Ankara'nın taşına bak
Gözlerimin...

Rüzgâr pencereleri dövüyor. Şehirden bir türlü gelmeyen macun yüzünden sadece küçük çivilerin tuttuğu pencere camları ürkütücü sesler çıkartarak sallanıyor. Görünmeyen bir şeylere tutunarak güç bela ayağa kalkıyorum. Hemen önümde gürül gürül yanan soba yüzünden mi, yoksa ilk defa arkadaşlarımın önünde üstelik tek başıma bir türkü söyleyeceğimden mi bilmiyorum ama tepeden tırnağa terliyorum. Ankara’nın…Ankara…taşına…Tahtada dört kıtası birden yazıyor olmasına rağmen utancımdan bakamayarak, ezgisiz, nağmesiz, okuma fişlerinden birini okur gibi kekeleyerek söylemeye çalışıyor, hareket eden dudaklarımdan sese dönüşmeyen soluğumu görünce iyice telaşa kapılıyorum.

-söylesene oğlum! Dilini mi yuttun?

Elindeki kızılcık sopasını avuç içinde şaklatarak karşımda dikilen öğretmenin bağırışıyla biraz kendime gelir gibi oluyorum. Bu sefer az da olsa sese dönüştürerek baştan alıyorum. Ankara’nın taşına bak…Gözlerimin…Göz…Ankara’nın taşı…Her müzik dersinde koro halinde bağıra çağıra söylediğimiz türkünün sözleri bir türlü aklıma gelmiyor. Ankara’nın taşı… diye tekrar baştan almışken kızılcık sopası havada ıslık çalarak kafama iniveriyor. Gözlerimden yaşlar boşanırken birdenbire akıl almaz bir sevinçle hatırlıyorum ikinci mısrayı: Gözlerimin yaşına bak!

Millî mücadelenin verildiği, cumhuriyetin kurulduğu ilk meclisimiz önünden tren garına doğru inerken kendimi yine aynı türküyü yıllar öncekinde olduğu gibi yine neredeyse kendim bile duyamayacak kadar sessiz sedasız söylerken buluyorum. Ankara’nın meşhur soğuğu yüzüme sağlam bir tokat atınca trene geç kalmak üzere olduğumu hatırlayıp adımlarımı hızlandırıyorum. Ankara Garı’nın yüksek pencereli kapısından içeri girdiğimde yıpranmış valizler, ağzı sımsıkı bağlanmış çuvallar ve gelişigüzel paketlenmiş koliler ve tüm bunların sağında solunda uyuklayan yorgun bir kalabalıkla karşılaşıyorum. Trenin istasyona yanaştığı anons edilir edilmez kalabalık birdenbire sanki canlı bir organizmanın birbirine bağlı uzuvları gibi senkronize bir halde, düzgün ve uyumlu bir telaşla trendeki yerlerini almak için harekete geçiyor. Beş dakika sonra kocaman şapkasıyla bir istasyon memuru elindeki levhayı havaya kaldırıp düdüğünü uzun uzun öttürüyor. Buğulanmış camların ardından sevdiklerine veda eden insanların el sallayışları trenin ıslak raylar üzerinde çıkardığı hüzünlü seslere ritmik bir şekilde eşlik ediyor. Ayrılıyoruz Ankara’dan.

Allı turnam, bizim ele varırsan
Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle...

               Nedir bu alıp veremediğimiz turnalarla? Gökyüzünde çığlık çığlığa uzayıp giden bu göçmen kuşlardan türküler yakıp dertlenecek kadar ne istiyoruz? Memleketini bırakıp gurbet ele göçmek zorunda kalan bizlere benzediği için tüm samimiyetimizle sazın teline vurup da sıladan bir haber, sual edenlere bir selam, haber soranlara bir kelam ulaştırmaktan başka ne derdi olur ki bu toprakların güzel insanlarının? Ozan söylemiş ben de dinliyorum bu Keskin türküsünü Kırıkkale’ye girerken.

Yirmi dört saatten daha uzun sürecek olmasına rağmen daha ilk saatinde şimdiden bu yolculuğun bitecek olmasının hüznü kaplıyor içimi garip bir şekilde. Asıl olan bir yere varmak değil de yolculuğun ta kendisi olduğu için rayların bu türkülere eşlik eden sessiz çığlıkları hiç bitmesin istiyorum. Başımı pencereye dayayıp ara sıra karanlıkta bir mum alevi gibi belli belirsiz görünüp kaybolan Anadolu köylerini izliyorum. Sanki o uzak köylerdeki evlerden birindeyim. Ağır ağır yanan sobanın üstündeki tencereden bir bardak süt dolduruyor, başımı oyalı bir yastığa koyup, iyice ısınan güğümün tıslamaları eşliğinde tavanda dans eden alevleri izliyorum. Duvardaki kurmalı saat her şeyin sade, basit ve güzel olduğu, endişeden, kaygıdan, telaştan uzak çocukluk günlerinden bir zamana takılmış ilerlemiyor. Kafamı kaldırıp karanlıkta birer melek gibi inip pencereye vurur vurmaz kaybolan kar tanelerine bakıyorum. Avluda bir kangal köpeği çok uzaklardan geçen bir trene havlıyor. Trende yıllarca sonram. El sallıyorum güzel günlere. Derken kapı çalıyor. Bir rüyadan uyanmış gibi kalkıp kompartımanın kapısını açıyorum. Tertemiz lacivert üniforması içinde kır saçlı, güler yüzlü biri kondüktör olduğunu söyleyip bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soruyor. Teşekkür edip çay içmek istediğimi bana katılıp katılmayacağını soruyorum. Termostan iki bardak çay doldurup birini uzatıyorum. Sanki bir kuş yavrusu tutar gibi avcunun içine sakladığı bardağı ağzına götürürken adım İsmail diyor. Otuz iki yıllık çalışma hayatının son seferinde olduğunu söyleyip eh en azından bir bardak çayı hak ettim diye de ekliyor gülerek. Üç çocuk okuttum, yoruldum. Köyde bir ev var oraya gideceğim, orda doğdum inşallah orda öleceğim diyor İsmail Abi.

Ağlama anne benim için ağlama
ben de herkes kadar aldım acılardan

 Saatler gece yarısını geçerken Kayseri’ye varıyoruz. Her bir dakikasını hissetmek istediğimden mümkün olduğunca geç uyumayı, hatta başarabilirsem hiç uyumamayı istiyorum. Kalkıp elimi yüzümü yıkıyorum. Hala istasyondayız. Açık kapıdan soğuğu hissedip uykumu kaçırmak için aşağıya iniyorum. Buz tutmuş bir göle düştüğümü zannedip hemen trene geri atlıyorum. O sırada bir sonraki vagondan kocaman valizi ile trene binmek üzere olan on beş on altı yaşlarında birini görüyorum. Geriye dönüp battaniyeye sarılmış yaşlı bir kadına sesleniyor: Bekleme anne! Git hadi. Aklıma bir başka kış akşamı geliyor. Önünden deli buharlar çıkan eski model bir otobüsün önündeyiz. Yatılı okumak üzere liseye ilk gidişim. Muavin bağırıyor avazı çıktığı kadar: Aşağıda yolcu kalmasııııııınnn! Annem bana sarılmış hüngür hüngür ağlıyor. Babam bir yandan beni otobüse bindirmek için çekiştirirken bir yandan da annemi sakinleştirmeye çalışıyor. Soğuktan mı, yoksa ayrılıktan mı bilmem ama tir tir titriyorum. Otobüsün merdivenlerinden çıkarken geriye dönüp gözü yaşlı anneme bağırıyorum: Bekleme anne, git hadi! Bekleyecek annen çocuk, tren gözden kaybolana kadar, donacağını bilse yine bekleyecek. Geleceğim dediğin günler birkaç saat önceden istasyon şefliğinin tahta sıralarından birine incitmekten korkarmış gibi oturup yine bekleyecek. Gelemeyeceğim desen ne fayda, belki gelir diye yine bekleyecek. Gecenin karanlığını yırtan uzun bir düdük sesi ile tren hareket ediyor. Kompartımana geri dönüp rayların ninnisi eşliğinde güzel bir uykuya dalıyorum.

Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece

Uyanıp pencereden dışarı baktığımda sapsarı bir deniz görüyorum adeta. Tren Anadolu bozkırının ortasında etraftaki bu durağanlığa eşlik eder gibi ağır ağır ilerliyor. Uzakta iskeleti andıran tek tük ağaçlar tüm bu sarı denizin ortasında tutunacak bir dal gibi kurtarılmaya hazır bir can bekliyor sanki. Yeni yeni yükselen güneşin ulaşamadığı yerler ise gece yağan kırağı yüzünden bembeyaz. Uzun bir süre yattığım yerden akıp giden bozkırı izledikten sonra kalkıp kahvaltı yapmak üzere restoran vagonuna gidiyorum. Kimsecikler yok restoranda. Bir kahvaltı ısmarlayıp vagonun ucundaki masalardan birine geçiyorum. Sıcacık sabah çayını yudumlarken içeri elinde kocaman bir koli ile elli elli beş yaşlarında bir adam giriyor. İçinden kuş sesleri gelen koliyi hemen yanımdaki masaya bırakıp çay almaya gidiyor. Döndüğünde dayanamayıp soruyorum:

-Abi ne var kolide böyle, civciv mi aldın Ankara’dan?

-yok be hemşerim. Civcivin kralını Erzurum’da bahçelerden topla. Hint bülbülü bunlar.

-O ne abi? Diyerek yerimden kalkıyorum. İzin isteyip kolinin kapaklarını hafifçe kaldırıp içine bakıyorum. Neredeyse birbiri üzerine çıkıp tepinen, içeri dolan ışıkla iyice ötüp cıvıldamaya başlayan, kırmızı gagalı, küçücük kuş yavruları görüyorum.

-Bunlar ötücü kuş hemşerim. Diye başlıyor anlatmaya bülbülcü abi. Ulusta bir kuşçu var. Tanesini bir liraya alıp çiftleştire çiftleştire çoğaltıyorum bunları. Meraklısı çok. Te adam İran’dan geliyor bunun için. Kuşçuyum ben Erzurum’da. Dükkanım yok ama böyle işte seyyar bizim iş. Açacam inşallah ufak bi yer. Hele bi bahar gelsin.

-Abi benim de bir papağınım vardı küçükken. Bunlar gibi sevimli değildi ama çok güzel konuşuyordu.

-Ohooo o da bir şey mi? Benim kedim konuşuyordu yav.

Kahkahayı basıyorum. Bülbülcü abi keyiflendiğimi görünce bir gün evin içinde kediyi kaybettiklerini, evin altını üstüne getirseler de kediyi bir türlü bulamadıklarını, aramaktan bıkıp salonda üzgün bir şekilde otururken kedinin umursamaz bir halde çıkıp geldiğini anlatıyor.

               -Nerdesin lan sen sabahtan beri?

Diye azarlayınca o ana kadar zaten bugün yarın konuşacağına inandığı kedisinin sonunda dilinin çözüldüğünü ve başka nerde olacaktım yahu der gibi bir tavırla;

               -Balkondaaaaa! Diyerek hem karısını hem de kendisini şaşırttığını büyük bir keyifle anlatıyor. Gözümde ne kadar da konuşan bir kedi canlandırmaya çalışsam da başaramıyorum. Birer bardak çay daha içip kalkacakken elini koliye daldırıp hint bülbüllerinden birini çıkarıyor.

               -Hemşerim seni çok sevdim. Al bu bülbül hediyem olsun.

Bir hediyeyi geri çevirmenin ne kadar nezaketsiz kaçacağını bildiğim için gayet amatörce bir yalan uydurup bülbülün çok güzel olduğunu ancak benim kuş tüyüne alerjim olduğunu söylüyorum. Bu sefer çantasından bir kutu çıkarıp aynı zamanda bitkisel basur kremi de sattığını, bari kremi hediye olarak kabul etmemi istediğini söylüyor. Çaresiz kabul ediyorum. Dudaklarımda neşeli bir gülümseme, kafamda konuşan bir kedinin hayali ve cebimde bitkisel basur kremi ile kompartımana geri dönüyorum.

Erzincan’a girdim ne güzel bağlar
Erzurum’a vardım dumanlı dağlar

               Tren yavaşlıyor. Uzaktaki ağaçsız kel tepelere nazire edercesine yemyeşil ağaçların olduğu geniş bir ovadan Erzincan’a giriyoruz. Önce 1939 ardından 1992 yılında yaşadığı iki büyük depremde yerle bir olmuş Can Erzincan. Tren penceresinden gördüğüm şehir birden içimi ısıtıyor sanki. İnip şu evlerden birinin kapısını rastgele çalsam, yorgun bir yolcu olduğumu söyleyip bir parça ekmek istesem bilirim ki beni evlerinin en güzel köşesinde, azıklarının en güzeliyle ağırlayacak, heybemi bir kucak muhabbetle doldurup beni yolcu edecekler. Bu güzel topraklarda doğup büyüdüğün evden ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş sanki yine o güzel bahçelerden birinde çocukluğundan kalma bir kırık tahta arabayı, uğrunda kavga ettiğin renkli cam bilyelerden birini, babanın dut ağacından yapıp bembeyaz karların üzerinde uçtuğunu zannettiğin kızağını bulabilir, aynı sıcaklıkla karşılanıp aynı hüzünle uğurlanabilirsin. Tren Erzincan Garı’ndan hareket ederken içimde bu şehre bir gün yeniden geleceğime, bu sefer çok daha uzun kalıp çarşılarında uzun uzun gezeceğime, kahvehanelerinden birinde yaşlı bir amcayla tadına doyum olmaz bir sohbet eşliğinde karşılıklı birer bardak çay içeceğime dair bir his var. Son evleri de geride bırakır bırakmaz tren küçük kavisler çizerek bir vadiye doğru tırmanışa geçiyor. Trenin girdiği her büyük virajda arkadaki vagonları izlerken Nazım’ın dizeleri geliyor aklıma:

bir dönemeci geçiyor tiren.
arkadaki vagonlar görünüyor
     birer birer
        bağlı birbirine
            ve çok uzak.
şaşırıyor birdenbire insan
bu çok uzak ve çok arkadaki şeylere bağlı oluştan

Yolculuk nereye hemşerim? Yolculuk! Yol! Bu akıp giden bozkır, tren penceresinden bir anlığına görünüp kaybolan boyasız, badanasız köy evleri, bu boz tarlalarda beyaz benekler halinde görünen koyun sürüleri, bu ne kadar uzaklara gidersek gidelim hep yanı başımızda olan arkada bırakamadığımız hisler, anılar, düşünceler, hayaller…Yolculuk içimizde bir yerlere hemşerim!

Tutam yar elinden, tutam
Çıkam dağlara, dağlara

Lapa lapa bir kar başlıyor Erzurum Garı’na girerken. İstasyon şefliğinin üzerine tünemiş olan güvercinler trenin gıcırtılarını bastırarak gürültüyle havalanıyorlar. Sanki yolculuğun son durağına gelmişiz gibi trenden inmek için büyük bir telaş başlıyor. Kafamı pencereye dayamış havada uçuşan valizleri, karda kayıp düşmemek için ağır adımlarla yürüyen yaşlı çiftleri, trene erzak taşıyan tren görevlilerini seyrediyorum. Derken birden uranyum zerreciği taşırmışçasına dikkatli tuttuğu kolisi ve omzundaki çantası ile bülbülcü abiyi görüyorum. Kulağıma hint bülbüllerinin cıvır cıvır ötüşleri geliyor sanki. Karların erimeye başladığı bir bahar gününde açılan bir kuşçu dükkânı geliyor gözümün önüne. Acaba bozuk bir el yazısı ile dükkân camına “Basur kremi bulunur” yazacak mı? Yolun açık olsun güzel insan. Tren adeta yolcuların çoğunu varacakları yere emin bir şekilde ulaştırmış olmanın gururuyla vakur bir şekilde hareket ediyor Erzurum Garı’ndan. Koridorda İsmail Abi’yi görüyorum. Kaldı dört saat diyor.  Boynuma asılı fotoğraf makinasını görünce de ekliyor:

-Bundan sonra epey kar vardır bol bol fotoğraf çekersin.

Erzurum’u geçer geçmez bacası tüten birkaç kerpiç evin gözüktüğü küçük bir köye varıyoruz. Tren sanki büyük bir tırmanışa geçecekmiş gibi iyice yavaşlıyor. Derken bu soğukta nasıl olup da bu halde dışarı çıktıklarını anlamadığım, üstü başı incecik ama yüzlerindeki gülümsemenin neredeyse tüm evreni ısıttığı birkaç çocuk trenin yanından bağıra çağıra koşmaya başlıyor. Birinin “çikolataaaaa” diye bağırdığını işitince bu ritüelin ne anlama geldiğini anlayıp hemen çantama sarılıyorum. Yolda yerim diye aldığım ancak dışarıyı izlemekten aklıma bile gelmeyen abur cubur dolu poşeti pencereden dışarıya karların üzerine doğru atıyorum. Keşke bu güzel çocukları sevindirmenin başka güzel bir yolu olsaydı ama şimdilik bir poşet çikolatanın tadına sığınmaktan başka bir çaremiz yok. Horasan ilçesini geçip de Sarıkamış’a doğru tırmanmaya başlayınca adeta başka bir dünyaya geçiş yapıyoruz. Göz alabildiğine uzanan sarı toprak yerini çam ağaçlarından çevrili bir koridora bırakıyor. Öyle ki pencerenin üst tarafından kolumu uzatıp vagon duvarlarını okşayan çam ağaçlarının üstündeki kardan bir avuç kapıveriyorum. Allahu Ekber dağlarının eteklerinde ilerlerken hava iyice kararıyor. Yıllarca önce bu dağlarda üzerlerindeki yazlık elbiseler ile düşman üzerine atılan, daha düşmanla karşılaşamadan on binlercesi soğuktan donarak şehit olmuş vatan evlatlarını düşünüyor, saygıyla yerime oturup ruhlarına bir Fatiha okuyorum. Sarıkamış’ı geçip de Allahu Ekber dağlarının haşmetinden uzaklaşmaya başlayınca yavaş yavaş toparlanmaya başlıyorum. Pencereden dışarı bakıyorum. Kar iyiden iyiye hızını arttırmış bize anlatmaya çalıştığı bir şeyler varmış gibi her bir tanesinde bin anlam yüklenip toprağa düşüyor. Ben ise hayatımda yaptığım en güzel yolculuğun sonuna gelmiş ama güzel geçeceğini umduğum bir gezinin hemen başında o anlamlardan hiç olmazsa bir tanesini yakalamış olma ümidiyle gülümsüyorum. Tren uzun bir yolu koşarak gelmiş birisi gibi soluk soluğa istasyona yanaşıyor. Yol şimdilik bitti, yolculuk ise hiç bitmeyecek.

Neyine güvenem yalan dünyanın
Kerem’i yandırıp kül etmedi mi

Kars’tayım. İstasyon binasının merdivenlerinden korkuluklara tutunarak iniyorum. Buz tutmuş merdivenlere tuz döken bir demiryolu görevlisi aman dikkat hemşerim diye uyarıyor herkesi. Lapa lapa yağan karın altında bir yerlere tutunmaya çalışarak iliklerime kadar işleyen bir soğukla birlikte kol kola yürümeye başlıyorum. Karnım çok aç olduğundan otele gitmeden önce bütün bir hafta hayalini kurduğum kaz etini yemek için meşhur restoranlardan birine gidiyorum. Isırgan otu çorbası, piti, hengel, umaç helvası…Daha önce hiçbirini tatmadığım bu yemeklerin isimlerini yolculuğa çıkmadan önce ezberledim nerdeyse. Neyse ki birkaç öğünlük vaktim var ve hepsini denemeye kesin kararlıyım. Bir porsiyon kaz eti ısmarlayıp beklemeye geçmişken annem yaşlarında bir hanımefendi izin isteyip masama oturuyor. Restoranın sahibi olduğunu öğrendiğim Nuran Abla ile en az kaz eti kadar tadına doyum olmaz sohbetimiz işte böyle başlıyor. Öğreniyorum ki Nuran Abla önce gençliğinden beri canını dişine takıp önce tek başına başladığı sonra atölyeye dönüştürüp genç kızlara iş verdiği örgü işi ile mücadelesine başlamış. Kendi ifadesiyle fabrika işi çıkıp da örgünün tadı kaçınca en iyi bildiği bir diğer iş olan yemek üzerine yoğunlaşıp bu güzel yeri açmış. Bir dakika bile düşünmedim işi çekip çevirebilir miyim diye eklemeyi de ihmal etmiyor. Kocasından pek hayır görmediğini ama mücadeleden hiç vazgeçmeyip kızlarını örgü parasıyla okuttuğunu söylerken gözleri ışıldıyor. O anlatırken ben hayranlıkla, biraz da Anadolu kadınının, kadınımızın neleri başarabileceğini görmenin gururuyla dinliyorum. Yemeğim gelir gelmez tüm ısrarlarıma rağmen izin isteyim kalkıyor. Daha yarım saattir bu güzel şehirdeyim ama şimdiden bir rüyada gibi hissediyorum kendimi. Yemeği yiyip Nuran Abla ile vedalaştıktan sonra otele gitmek üzere dışarı çıkıyorum. Cep telefonumdan yürüme mesafesinde olup olmadığına bakmak için otelin yerine kontrol ederken bir araba yanaşıyor yanıma. Yaşlı bir amca camı indirip sesleniyor:

               -Yeğenim misafir misin? Bırakayım gideceğin yere buyur gel hava soğuk.

Amcaya teşekkür edip otelin çok yakın olduğunu, yürümek istediğimi söylüyorum. Özlemişim çünkü ayaklarımın karda çıkardığı o sesleri. On dakika sonra tarihi bir binanın ev sahipliği yaptığı şehrin biraz dışında kalan otelin kapısını açtığımda sıcak bir havayla birlikte bağlama sesleri de yüzüme çarpıyor. İki aşık lobideki koltuklara oturmuş bir yandan sazlarının akordunu yapıp diğer yandan da seslerini açmak için türkü söylüyorlar. Resepsiyona bile uğramadan izin isteyip yanlarına oturuyorum. Tek kelime etmeden hayran hayran aşıkları dinlerken birisi programın hazır olduğunu söyleyip aşıkları salona davet ediyor. Onlar da sağolsun beni davet ediyorlar. Birkaç dakika sonra kendimi otel misafirlerinin izlediği yarım saat boyunca ağzım kulaklarımda büyük bir keyifle izleyeceğim bir aşık atışmasının içinde buluyorum. Program bitip de resepsiyona geri indiğimde yıllardır televizyonda izleyip de bir türlü canlı kanlı katılamadığım bir aşık atışmasına hem de tesadüfen katılmış olmanın mutluluğundan uçuyorum adeta. Odama geçmeden önce sabahleyin ziyaret etmek istediğim yerler olduğunu söyleyip taksi bulmamda yardımcı olup olamayacaklarını soruyorum. İsminin Ahmet olduğunu söyleyen otelin taksici abisi hiç merak etmememi, yarın sabah kahvaltıdan sonra dilediğim vakit istediğim yere gidebileceğimizi söylüyor. Dışarda kar yağarken uyumak istemediğimden eşyalarımı odaya bırakıp adeta koşarak dışarı çıkıyorum. Bir buçuk saat sonra geri döndüğümde açıkta kalan tek yer olan burnumu hissetmediğimi fark edince biraz telaşa kapılıyorum. Neyse ki birkaç dakika sonra kendime geliyorum ve bir önceki geceden uykusuz olduğum için hemen yatıyorum.          

               Sabah harika bir kahvaltı ile güne başladıktan sonra soluğu erkenden resepsiyonda alıyorum. Taksici Ahmet Abi kendisinin kalabalık bir aile grubunu götüreceğini benim için ise başka bir taksi çağırdığını söylüyor. Beş dakikaya kalmadan taksi geliyor ve yolculuğa başlıyoruz. Taksici elli altmış yaşlarında, orta boylu, masmavi çelik gibi gözleri olan oldukça güler yüzlü bir abi. Hoş geldin kardeşim, ben Metin diyor arabaya biner binmez. Ani harabelerine gitmek istediğimi ancak öncesinde bir bankaya uğrayıp para çekmem gerektiğini söylüyorum. Bankaya yanaşırken “gün içinde kaç lira lazım olur abi sence “ diye soruyorum. Metin Abi:

               -Abi sen bilirsin kaç lira harcayacağını tabi. Sen çek abi, harcamadığın cebinde kalır zaten.

               Metin Abi’nin bu cevabı karşısında sorumun ne kadar saçma olduğunu, gündelik konular hakkında bile saçma sapan kaygılarla yüklü olduğumuzu basit ve etkili bir şekilde anlıyorum. Ani Harabeleri’ne doğru ilerlerken Metin Abi ailesinden, çocukluğundan, şimdi kitaplarda bile kalmayan eski adetlerden bahsediyor. Öyle keyifli bir sohbet oluyor ki yolculuk hiç bitmesin istiyorum. Ancak yaklaşık kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra Ani Harabeleri’ne varıyoruz. Metin Abi zaman sıkıntımız olmadığını dilediğim kadar kalabileceğimi kendisinin beni taksinin içinde beklediğini söylüyor. Hemen fotoğraf makinemi boynuma asıp turuma başlıyorum. 1001 Kilise Şehri ya da 40 Kapılı Şehir de denilen Ani Harabeleri güzel ülkemizin en doğu ucunda bulunuyor. Öyle ki nerdeyse donmak üzere olan Arpaçay’ın hemen ötesi Ermenistan toprakları. Tarihi M.S. 4 y.y. kadar dayanan Ani Harabeleri’ne şehrin ana giriş kapısı olan ve bir zamanlar oldukça gösterişli olduğu belli olan Arslanlı Kapı’dan giriyorum. İçeriye girer girmez harabelerin tahmin ettiğimden çok daha büyük bir alan yayılmış olduğunu görünce şaşırıyorum. Önce 994 yılında Ermeni Prens Krikor’un emriyle yaptırılmış olan küçük ama çok şirin bir kilise olan Aziz Gregor Kilisesi ile turuma başlıyorum. Masmavi gökyüzünde süzülen pamuk bulutlar ile yıllara meydan okuyan Ani Şehri birleşince birbirinden güzel fotoğraflar ortaya çıkıyor. Kiliseden çıktıktan sonra 1064 yılında Sultan Alparslan tarafından fethedilince camiye çevrilen ve Anadolu’da kılınan ilk Cuma namazına da ev sahipliği yapan Büyük Katedral’e bir diğer adıyla Fethiye Cami’ne gidiyorum. Tavanı tamamen çökmüş, duvarları da her an yıkılacakmış gibi duran bu güzel eseri üzüntüyle karışık derin bir hayranlıkla uzun uzun seyrediyorum. Sıradaki durağım 1071 yılında bir Selçuklu Emiri tarafından inşa ettirilmiş olan Anadolu’da inşa edilen ilk cami olma özelliğini taşıyan Ebu’l Menuçehr Cami. Gövdesi oldukça kalın olan sekizgen minaresinin adeta omuz vererek ayakta tuttuğu bu güzel camiinin alt katı medrese olarak uzun yıllar hizmet vermiş. Caminin kocaman pencerelerinden bakarken Arpaçay üzerine kurulmuş ancak günümüze sadece iki kıyıdaki ayakları ile gelebilmiş olan İpek Yolu Köprüsü’nden geçen ticaret kervanlarının sesini duyar gibi oluyorum. Camiden çıkıp her bir anını hissederek ve bolca fotoğraf çekerek geri döndüğümde iki buçuk saatten fazla zaman geçtiğini görünce şaşırıyorum. Metin Abi kocaman bir gülümsemeyle beni karşılıyor ve Çıldır Gölü’ne gitmek üzere hareket ediyoruz.

Çıldırlı Şenlik'im aşk hevesinde
Üryan gönlüm gezer abdal postunda

Etrafta karla kaplı bembeyaz bir ova. Öğle güneşinin altında nazlı nazlı esen rüzgarın sürüklediği kar ışıldayan yolda adeta tütüyor. Bir kaz sürüsünün yanından geçerken Metin Abi’ye soruyorum:

               -Sende de kaz var mı Metin Abi?

               -Yok kardeşim. Kazı çok severim de bize yasak.

               -Yasak mı? Niye abi.

               -Ya benim bir kızım var sizden iyi olmasın. Biraz rahatsız. Böbreğinin biri alındı geçen sene. Çok gittik geldik Erzurum’a. Allah’a şükür şimdi iyi ama kaz eti yasak dedi doktor tuzlu diye. O yiyemiyor diye ben de hepsini sattım kazların. Yoksa çok severim.

Anlatırken gözleri doluyor Metin Abi’nin. Dünyanın neresine giderseniz gidin, bazen birbirimize anlamsız gelen, çoğu zaman anlamakta güçlük çektiğimiz, birbirinden tamamen farklı tüm o kültürlere rağmen bir babanın evladı için duyduğu kaygı, bir annenin çocukları için döktüğü gözyaşı hiç değişmiyor. Atina’da bir taksicinin gururla anlatırken cüzdanından çıkarıp resmini öptüğü küçük kızı, Marakeş’e giderken çölün ortasında duran otobüse annesinin gözyaşlarını ardında bırakarak binen çocuğun hüznü, Himalayalar’da o aman vermez dağların arasındaki dört bin metre yükseklikteki köyde sırtına çocuğunu sarmalayıp evine su taşıyan annenin emeği…Tüm insanlığın ortak tek bir değeri varsa sanırım o da sevgiden örülmüş ve hiçbir gücün yıkamadığı bu sağlam duvardır.

Metin Abi ile tadına doyum olmaz sohbetimiz tüm samimiyeti ile devam ederken Çıldır Gölü’ne varıyoruz.  Arabadan iner o zamana kadar hiç karşılaşmadığım bir soğuk ile karşı karşıya olduğumu anlıyorum. Biraz vakit geçip de soğuğa alışınca soluğu hemen tamamıyla buz tutmuş gölün üstünde bir tur atmak için faytonlardan birinin yanında alıyorum. Altımda metrelerce derinlikte bir su kütlesi varken iki tane yağız atın çektiği bir faytonda olmak her ne kadar ürpertici olsa da kendimi anın sarhoşluğuna bırakıp beyaz rüyanın tadını çıkarıyorum. Tur bitip de gölün kenarındaki balık lokantasına döndüğümde Metin Abi’yi sobanın başında ısınırken görüp hemen yanına gidiyorum. Birkaç dakika sonra buzlarım çözülüp kendime gelince çoktan hazırlanmış masamıza geçip göle özgü bir sazan balığını afiyetle mideye götürüyoruz. Çayımız demlikte geliyor. Restoran penceresinden süzülen ikindi güneşi sırtıma vururken bir yandan çayımı yudumluyor diğer yandan elle tutulacak kadar somutlaşan bu keyifli anın olabildiğince uzaması için zamanın yavaşlamasını diliyorum. Bir saati aşan dönüş yolculuğumuz aynı keyifle sanki birkaç dakikaymışçasına hızlı geçiyor. Kars’a geri dönüp de arabadan inmek üzereyken Metin Abi’ye onla tanıştığım için çok memnun olduğumu söyleyip bir sonraki sabah beni havaalanına yine kendisinin götürmesini rica ediyorum. O ise biraz da utanarak:

               -Başım üstüne tabi götürürüm kardeşim de sen otel misafirisin. Orda taksici Ahmet varken benim seni götürmem ayıp olur. Geçen de otelin müdürü kartımı istedi Ahmet yokken seni ararız diye ama vermedim ayıp olur diye. Ahmet benim kartımı orda görse yanlış anlar üzülür diye aklıma geldi. Sen Ahmet’e söyle yarın, eğer müsait değilse o zaten beni arar, gideriz beraber.

Aldığım bu güzel cevap karşısında afallamış bir vaziyette Kars’ın sokaklarını, çarşılarını, dükkanlarını ağır ağır gezerek otele dönüyorum. Sabah kahvaltıdan sonra Ahmet Abi’ye havaalanına gitmek istediğimi söyleyip de “sizi Metin götürse olmaz mı benim bir misafirim var da” cevabını aldığımda çok seviniyorum. Havaalanının önünde Metin Abi ile vedalaşırken neredeyse ağlamak üzere olduğumu anlayıp şaşırıyorum kendime.

Ne beklersiniz bir geziden? Güzel yerler görüp, birbirinden lezzetli yemekler yemeyi mi? Anılarınıza ışık tutacak rengarenk fotoğraflar çekip, bilmediğiniz bir dünyanın avuçlarına kendinizi sevinçle bırakmayı mı? Peki ya bir insanla tanışmak? İçinizde bir yerlere dokunup sizi siz yapan ne varsa alıp götürecek, gündelik uğraşların yorduğu ruhunuzu sakinleştirip iyileştirecek, bu dünyanın herkes için daha güzel olabileceğine dair neredeyse küle dönen korlar gibi umutlarınıza üfleyip küçük ateş yalımlarına çevirecek bir insanla tanışmak…Başka ne beklersiniz ki bir geziden. Gittiğiniz her yer, gördüğünüz her yeni şehir, tanıştığınız her insan ruhunuzda açılan yeni bir odadan başka nedir? Uçak havalanıp da Kars’ı kuş bakışı izlerken işte bu odaların en güzellerinden birisinin ruhumda açıldığını hissediyorum. Sevinçle, özlemle, umutla, türküyle…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here