Nisan mı aylardan, yoksa Mayıs mı? Ya hangi yıl? Nasıl çıkar aklımdan…Ne önemi var demeyin. Kaç gün yaşadım sayar insan kendini. Kaç gün gerçekten dolu dolu, saatlerin değil saniyelerin bile ayrımına vararak yaşadım sayar. Geri dönüp baktığında ömründen kaç günü hatırlar. İşte o günlerden biri. Nisan olsun aylardan…

yayla

Dursun Amca’nın emektar Reno 12’si ile yola koyuluyoruz. Bu yayla yollarında bizi yarı yolda bırakmayacağına emin olduğumuz tek araba bu. Gökyüzü pırıl pırıl, güneş sadece yukarıda değil içimizde de parlıyor, ağaçlar yeşilin en güzel tonunda, yol kenarlarında papatyalar, sarı kantaronlar…Henüz büyük şehirlerde uyanmamış insanlar belki, otobüsler hıncahınç dolmamış, metrolar o birbirini boğazlamak için sebep bile aramayan insanları bilmem kaç metrelik ruhsuz beton yığınlarına taşımamış, köşe başlarına el ayak tezgahları kurulmamış, henüz…

yayla
Yasin’in yengesi, dayısı, Saniye Yengem, Tamer Eniştem, Yasin ve Dursun Amcam…

Tamer, Yasin, Dursun Amca, Saniye Yenge ve ben yaylaya gidiyoruz. Uzun zamandır yapmak istediğimiz bir geziydi bu. Baharı beklerken kaç yaz geçti hatırlamıyorum ama sonunda güzel bir baharı yakaladık. Bol muhabbet, bol manzara, bol samimiyetle geçirdiğimiz bir saatin sonunda nihayet yayladayız. Arabadan iner inmez koşmak istiyorum sağa sola ahırından salıverilmiş taylar gibi. Önümüzdeki çiçek deryası uzayıp gidiyor en güzel yeşillerin kıyısına kadar. Hava sanki bir filtreden geçirilip arındırılmış gibi sanki içimize çektikçe ciğerlerimizi sağaltıyor. Burası ölümden bile uzak olsa gerek diye düşünüyorum. Şu köşeye kıvrılsam bir kaç sene uyur muyum? Ya şu ağacın gölgesinde dinlensem biraz, kurtulur muyum tüm endişelerimden, bencilliklerimden, ruhumdaki kötü kırmızılıklardan? Ya içsem şu oluğun incecik akan suyundan, gelir mi güzel günler geriye, hiç gitmemişler gibi.

yayla
İşte böyle bir yer!

Dostum Yasin ile sırtımızı güneşe dayamış yeşil bir aydınlığın içinde otururken at sırtında üç çocuk geliyor oluğun başına. En büyüğü müthiş bir çeviklikle aşağı atlayıp kardeşlerinin inmesine yardım ediyor. En küçükleri üç dört yaşlarında gözüken küçük kız kendinden büyük bir bidonu kucaklayıp suyun başına getiriyor. İnce bir iplik gibi akan suyun plastik bidondaki akisleri kaybolmaya başlarken küçük kızın sadece bir kulağında küpe olduğunu fark edip soruyorum:

-neden diğer kulağında küpe yok?

-Çünkü kaybettim. Diyor utana sıkıla.

yayla

Abisi küpeyi her yerde aradıklarını ama bulamadıklarını, kardeşinin çok üzüldüğünü anlatıyor. Küçük kız nerdeyse ağlayacak abisi tüm hikayeyi anlatırken. Ben de üzülüyorum. Dağ başında küpesinin birini kaybettiği için dünyası yıkılan bir kız çocuğuna rastlarım belki diye cebinde bir çift altın küpeyle dolaşmalı insan!

yayla

Su taşıyor bidondan. Artık gitme vakti kardeşler için. Böyle bir kaç dakikalığına birbirimizin hayatına kenarından köşesinden dahil olup gidiyoruz işte. Herkes kendi yoluna, belki yıllarca sürecek belki daha orada hemen ilerde sona erecek kendi macerasına…

yayla

Saniye yenge sesleniyor: Yemek hazııııır! Sonrası mı? Yasin’in dayısının yayla evine gidip harika bir yemek yiyoruz. Gün erken iner yaylada. Öğlen tadını çıkardığınız güneş uzak çamların tepesinden kaybolmaya başlayınca nerden çıktığını kestiremediğiniz bir rüzgar esmeye başlar birdenbire. Artık bizim için de gitme vakti.

yayla

Günler böyledir işte. Geçer gider. Ne bırakır ardında? Avucumuzdan birbirinin peşisıra akıp giden bu günlerden geriye ne kalır? Ruhumdan bir ömür boyu silinmeyecek tadı kalır. Böyle bir tat bırakmayan günler mi? Hiç yaşanmamış sayılır!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here